Yükleniyor...

Yazarlar :     Başlık :
Şiirlerde Kadın Şiirlerle Kadın

Şiirlerde Kadın Şiirlerle Kadın

Modern Türk şiirinde kadının kimliğinin işleniş şeklini, kadına bakışı sorguladığımızda, gelinen süreci anlamak için, ilk önce yenileşme dönemlerinin öncesine bakmamız gerekir. Türk edebiyatının yenileşme sürecini Tanzimat dönemiyle birlikte düşündüğümüze göre, öncesindeki edebiyat geleneğimiz içinde kadın temasının, şiirlerde nasıl yer aldığını görmeliyiz ki, günümüze kadar gelinen süreçte hangi değişimler yaşanmış tetkik edebilelim. Buna göre edebiyatımızı İslâmiyet öncesi dönem itibarıyla ele almaya başlarsak, şiirde kadının nasıl yer aldığını görmek için destan dönemine kadar uzanmamız gerekli.

Kadın, özellikle “anne” olma özelliğiyle yer alır İslâmiyet öncesi, Destan dönemi denilebilecek metinlerde. Onun aileyi bir arada tutma, soyun devam etmesinde bir aracı olma özelliği üzerinde durulur. Hatta kadın “erke sunulan bir hediye”[1] özelliği gösterir.

Özellikle Oğuz Kağan, Dede Korkut gibi metinlere bakıldığında, kadının anne olma hüviyetiyle kutsal bir özellik taşıdığı görülebilir. Bu da neslin devamı için kadının taşıdığı önemin sunumudur. Destan metinlerinde, kadın, erkeğini yeri geldiğinde teskin eden, onunla birlikte acılar çekebilen, özellikle zorluklara katlanabilen güçlü bir imgedir.

Kadın tasviri için Dede Korkut’tan alınan,

Yer basmayıp yürüyen

Kar üzerine kan dammış gibi kızıl yanaklım

Koşda badam sığmayan dar ağızlım

Kalemciler çaldığı kara kaşlım

Kurması kırk tutam kara saçlım

Metninde görüldüğü üzere kadın imajının kendine özgü bir tasviri vardır ve halk şiirinde görülen, “kara saçlı, kara gözlü, al yanaklı kadın” tiplemesi burada öne çıkmaktadır. Buradan hemen halk şiirinde kadının işleniliş durumuna bir göz atalım.

Halk şiiri denilince akla gelebilecek ozanlardan biri hiç kuşkusuz ki Karacaoğlan’dır. Karacaoğlan söylediği güzellemelerde, kadını şöyle tasvirlerle anlatır:

Bir buğday benizli zülfü dolaşık

Gitme diye beni yolda eğler var

Bir başka şiirinde:

Doğan aylar gibi doğar görünür

Kırmızılar giyip çıkar salınır

Sayılmaz benleri benden ziyade

Görüldüğü üzere, kadının fizikî özellikleri, yine ortak kelimeler vasıtasıyla anlatılmıştır.

Şükrü Günbulut’un “Halk Şiirinde Kadın” adlı çalışmasında görüleceği üzere, halk şiirinde kadın temasına birçok başlık altında değinilmiştir. Bunlardan özellikle öne çıkanları, evlenme, kına gecesi, kızın alınışı, çalışma koşulları, damat evindeki durumu, ölümü vs konularda yazılmış şiirlerdir. [2]Kızın, baba evinden çıkması ancak koca evine gitmesiyle gerçekleşir. Onun söz hakkı, herhangi bir konuda fikir yürütmesi veya özgür davranması söz konusu değildir. Hatta kız alma, verme konularında öne çıkan kızın bir nesne durumunda görünmesi de halk şiirinde kadının görünümünün belirgin noktalarından biridir.

Kiremitten su damlar

Bir kız verin adamlar

Bir kız bize çok mudur

Mahlenizde yok mudur

Aslında, halk şiirindeki kadın motifi, yaşayan, acı çeken, çeşitli acılara tanık olan ve bunları yaktığı ağıtlarda, söylediği türkülerde dile getiren kadındır. Yani “kadının halk şiirindeki anlatımı ağıttır”[3] Divan şiirinin tek boyutlu kadın anlayışının aksine, halk şiirinde yaşayan kadın, (tarlada çalışan, yemek yapan, evlenen, çocuk doğuran, zulüm gören ...) öne çıkar. Oysaki Divan şiirinde kadın, soyut bir nitelik taşır. “Yaşantıdan çok idelere yaslanır”[4]

Divan şiirinde kadınla, özellikle gazellerde karşılaşırız. Soyut, gerçeklikten uzak, idealize bir insan örneğidir kadın. Bir adı yoktur; kolektif bir bilincin ürünüdür. Kadını anlatan, öven, niteleyen sözcükler bile aynıdır. Kadın, serv-i revan, gonca, gül-ü ruhsar gibi tanımlamalarla şiirdeki yerini alır. Kadının burnu hokka, kirpikleri ok, dişleri incidir. Kadının ruhî özellikleri de benzerlikler gösterir şairlerde. Kadın nazlıdır, hatta zalimdir. Divan şiirinde kadın dendiği zaman Nedim’in adı anılmadan geçilemez kanısındayım. Nedim’deki kadın, görülen, istek duyulan, hayal olmaktan bir nebze kurtulmuş ancak ulaşılamayan bir nitelik gösterir. Abartının ön plana çıktığı divan şiirinde, kadın için de aynı şey söz konusudur ki zaten Nedim de,

Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana

Mey süzülmüş şîşeden ruhsar-ı âl olmuş sana

Diye başlayan gazelinin son beytinde,

Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm

Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana

Diyerek, anlattığı kadın modelinin dünya üzerinde olamayacağını, ona ancak bir peri yüzlünün görünmüş olabileceğini söyler ve aslında divan şiirinin kadına bakışını da yansıtır. 18. yüzyıldan sonra son demlerini yaşayan Divan şiiri, yavaş yavaş yerini yeni bir şiir anlayışına bırakır. Değişen dünya görüşleri, siyasî ve sosyal düzende yapılan icraatlar, yeni bir medeniyet anlayışının getirdiği sancılar nihayetinde Tanzimat’ın ilanı; yeni bir edebiyat anlayışını da beraberinde getirir. Tanzimat’ta aşkın ve bu yolla kadının yeri fazla yoktur.

Servet-i Fünûn şiiri, içe kapanık, sanatlı, hissî söyleyişi ön plana çıkaran bir anlayışla yazılır. Kadın teması da buna göre şekillenir. Bu dönemdeki aşk anlayışı platonikle sınırlı olduğu gibi, aşkın karşılığı kadın da ulaşılmaz, güzel niteliklerle donanmış bir insan örneği olarak karşımıza çıkar. Cemal Süreya,“Servet-i Fünûn dönemindeki güzel, son derece romantik bir kalem efendisinin uzaktan uzağa hayran olduğu kadındır”[5] der bu hayal adamlarının kadına bakışını anlatırken.

Bu konuyla ilgili, bu dönemden değinebileceğimiz belki de en belirgin kişi Cenab Şahabettin’dir.

Tarık Özcan, Cenab Şahabettin’le ilgili bir yazısında[6], kadını şairin şiir oluşumunda fonksiyonel bir konumda görür ve şu dörtlükle bu görüşünü destekler:

Ben ne yazsam bütün makâlâtım

Sana dair birer teessürdür

Ne düşünsem, bütün hayâlatım

Sana âit birer tahassürdür

Görüldüğü gibi şair, şiirinin merkezine kadını alır ve şiirini onun varlığına bağlar. Kadını güzel olma, bu yönüyle ilham verme özelikleriyle sanatın odağına oturtur Cenab Şahabettin. Kadın, böylelikle şiirin nesnesi olmaktan çıkar ve öznesi durumuna gelir. Tıpkı, İtiraf’ta dile getirdiği gibi:

Dinle! Şimdi ben itiraf ederim

Benim en sâde en güzel şi’rim

Bir hitâbındır âh sevdiceğim!...

Cumhuriyet dönemi şiirine gelene kadarki evrelerde kadın temasının niteliğinde çok fazla değişiklik görülmez. Kadınlar kimi zaman Anadolu’da, kimi zaman büyük şehirlerde sevgili kimlikleriyle karşımıza çıkarlar. Beş Hececiler olarak anılan şairlerimizin şiirlerinde de durum pek değişmez:

Hecenin son kuşağı diye adlandırılan Ahmet Muhip Dıranas, kadın temasının anıldığı her yazıda sözü geçecek bir şairdir. Fahriye Abla şiiri, hem ahlâk açısından değişmeyi vurgulaması hem de kadını Fahriye Abla kimliğinde, güzel, çapkın, şirin, vefalı gibi yönleriyle tanıtması açısından önemli bir şiirdir. “Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla /

Ne çapkın komşumuzdun sen fahriye abla” dizeleri kadınla ilgili düşüncelerin artık daha açık bir yolla dile getirildiğini gösterir.

Cumhuriyet döneminde kadın, Nazım Hikmet’e kadar fazla bir değişiklik göstermez. Nazım Hikmet’e kadar kadın, çeşitli açılardan ele alınsa bile bütün olarak yine tam bir somutluk kazanmaz. Birey olmamıştır henüz. “Cumhuriyet dönemi şairi, kadını tablolardan, rüyalardan, karanlıklar içinden şiire indirir ve orada imgeleştirir.”[7]

Özellikle 1940’lı yıllardan sonra, kadın şiirde evrim geçirmeye başlar. Sevgili olarak kadın, artık birlikte olunan, somut bir kadın kimliğiyle karşımıza çıkar. Yaşayan bir kadındır bu. Şiirde adıyla sanıyla kadınlar anılmaya başlar. Nazım Hikmet’in şiirlerinde kadınlar sosyal kimlikleriyle öne çıkar. Nazım’da kadın yeri geldiğinde erkeğin dava arkadaşıdır. Karısıdır, sevgilisidir. Onunla olan insandır. Kadınlarımız adlı şiirinden şöyle bir alıntıyla söylediklerimizi somutlaştırabiliriz:

Ve kadınlar

Bizim kadınlarımız:

Korkunç ve mübarek elleri

İnce, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle

Anamız, avradımız, yârimiz

Ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen

Ve soframızdaki yeri

Öküzümüzden sonra gelen

Ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız

Ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki

Ve kara sabana koşulan ve ağıllarda

Işıltısında yere saplı bacakların

Oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

Kadınlar,

Bizim kadınlarımız

Nazım Hikmet kadını her yönüyle çizmeye çalışırken, onun sosyal statüsünü dile getirmeyi eksik etmez. Sosyal anlamda kadın bir birey olarak şiire böylelikle girer. Orhan Veli’de de kadın birey olarak şiirde yer alır ancak Orhan Veli kadına daha değişik bir pencereden bakar. İleride Cemal Süreya’da iyice şekillendiğini göreceğimiz “sokak kadını” tipi, erkeğe her haliyle görünen kadın, aslında ilk varlığını Orhan Veli’de göstermiştir. “Fahişe” tipiyle şiirde kadın, Orhan Veli’de kendini gösterir ve bir ahlâksal boyutta değişime uğrayan kadın teması, Tahattur şiirindeki “vesikalı yarim” ifadesiyle karşımıza çıkar.

Orhan Veli, Aşk Resmigeçidi şiirinde birebir tanıdığı kadınları bir resmigeçit edasında hatırlayıp okuyucuya sunar gibidir. Bu aynı zamanda “aşk” hayatının da bir paylaşımıdır. Buradaki aşk, tinsel boyuttan çoktan çıkmış, tensel boyutta yaşanılan bir aşktır. Aslında bunu aşk kelimesiyle değil, ilişki kelimesiyle tanımlamak daha doğrudur. Çizilen kadın kimliklerinde hep bir hafifmeşreplik, eğlendirme yönü daha yüksek olma gibi vasıflar öne çıkarken, âşık olunan kadın esasında Orhan Veli’nin bu şiirinde görüleceği gibi “insan gibi insan” vasfına sahip kadındır. Karşısındakini aşağılamayan, düşünen, fikrini dile getirebilen ve Orhan Veli’nin bağlı olduğu, sevdiği yaşamı kendisi de seven bir kadın. Kadın, artık birlikte olunan, erkeğin duygularına bedeniyle de cevap veren, her yönüyle şiirde sergilenebilen bir kadındır.

“Nihayet, İkinci Yeni şiiri, Rauf Mutluay’ın dediği gibi, ‘biraz sinemanın, biraz batı toplumlarından bize sızmaya başlayan cinsel açlığın etkisiyle daha ayrıntılı sevişme tasvirlerine yönelmiş, bu yolla aşk ve kurtuluş umuduna kapılmıştır. Yani, söz konusu eylemde, Batılı felsefeyle birlikte sosyal yaşantının da payı vardır. Bunun nedeni, ‘sanatçıların toplum içinde kendilerini tedirgin, dirliksiz, mutsuz, yalnız, anlaşılmaz, değeri bilinmez sanmaları; mutluluğu cinsel yakınlığın dünyayı unutan yalnızlığında aramaları’dır.”[8] diyen Hasan Akay, toplumda değişen sosyal yapının, şiirde kadın teması üzerindeki etkisini dile getirmektedir. İkinci Yeni kuşağı diyebileceğimiz sanatçılar, 50’lerde gençliklerini süren ve Türkiye’nin çeşitli siyasal gelişmelerine birebir tanık olan kişilerdir. 60 darbesi, 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül darbesi… Bu kişilerden biri şiirde erotizm ve kadını ete kemiğe bürünmüş bir cinsel obje gibi kullanan Cemal Süreya’dır. Kadın, Cemal Süreya’nın şiirinde, Betül Tarıman’ın bir yazısında söz ettiği gibi “erkeğin karşısında kimi kez onu mutlu etmek için bir duruş belirlemiş, ya da belirlenen duruşu uygulamaya koymuş, cinselliğin doruklarına tırmanmaya hazır hale”[9] gelmiştir. Özellikle İngiliz adlı şiirinde ortaya konan, anlatılan kadın, sevgili ya da eş değil, “kolay kadın” diye nitelendirilebilecek bir kadındır.

“Ben soluğu Meryem’in sokağında alıyorum

Meryem’in diyorsam, kolay Meryem’in, usulcacık Meryem’in

Karanlık bastırmış üstümüzü külliyetli miktarda”

Süreya’nın özellikle Üvercinka şiirini burada anmamız gereklidir:

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma

Yatakta yatmayı bildiğin kadar

Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler

Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının

Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde

Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor

Bütün kara parçaları için

Afrika dahil

Bu şiirde Süreya, kadın kimliğini her türlü paylaşıma açık bir boyuta getirmiştir. O aynı zamanda erkeğin yanında bir dava arkadaşıdır. Şairle birlikte düşünebilmekte, şiirlere vesile olabilmektedir. Sonuçta o her yönüyle bir “eş”, yalnızlıklara deva olma hüviyetindedir. Ve tabii ki Attila İlhan… Şairin Kalk Gidelim Kadınlar Balladı şiiri, yine aşktan vazgeçilen dönemlerin kadına bakış açısını sergilemesi açısından ilgiye değerdir. Şairin kendisi de “Aşk faslını unuttuk” derken tinsel boyutun değil, tensel boyutun insana hâkimiyetini dile getirmektedir. Bu şiirde ayrıca önemle üzerinde durulması gereken bir yön de ilişkilerdeki doğal olarak akla gelebilecek kadın-erkek birleşmesinin yön değiştirmesidir. “Kadın erkek fark etmez asıl olan çekler / Lafı hiç uzatmadan sevişmeye geçer” mısraları, maddi yönü ön plana çıkaran bir anlayışın sergilenmesi gibi gözükse de, kadının doğal eşi erkekten başka kendi hemcinsine yönelebilmesini göstermesi açısından da ilgi çekicidir.

Türk şiirinde kadın temasının belki de geldiği son noktalardan birini gösteren en iyi örneklerden biri, Can Yücel’in Sevgi Duvarı adlı şiiridir:

çöpçülerin elleriyle okşardın beni

yalnızlığım benim süpürge saçlım

ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

Aslında sevilen bir kadına söylenmesini düşünemeyeceğimiz kelimelerle seslenen ve şiire “gotik” öğeleri getiren haliyle Can Yücel, kadının saçlarını süpürge teline benzetecek kadar bir yabancılaştırma halini getirir şiire. Düşünüldüğünde korkunç gelebilecek bir tasvire sahne olan bu şiir, yine de aşkın ve yalnızlığın dostu kadının şaire görünümünü göstermesi açısından önemlidir.

Kolektif bir anlayıştan bahsedemeyeceğimiz yeni dönem edebiyatımızda, kadına bakış da, kadın temasının kullanımı da şairden şaire farklılık gösterebilmektedir. Belli dönemlerde kadına bakışın bazı önemli noktalarda toplandığını tespit edebilmemiz, ortak kullanımlardan ileri gelir. Halbuki özellikle Cumhuriyet dönemi ve onun öncesinde de birkaç şairin kendi anlayışlarına göre şekillendirdikleri kadın imajı, yeni edebiyatımızda çeşitlilik gösterir. Kadın, anne olması, cinsel bir obje olması, yaşaması, ölmesi, evlenmesi, erkeğinin yanında her türlü davada yer alabilmesi, erkeğin yaşadıklarını yaşayabilmesi, sosyalleşmesi, söz hakkının olması vb yönleriyle şiirde yerini bulur. O soyut değildir artık, birebir yaşayan, somut bir insan örneğidir.

Yazar Adı :
Eklenme Tarihi : 1289570315
Bu makale 791 kişi tarafından okundu.
Bu Makaleye Yapılan Yorumlar
Bu Makaleye Ait Kayıtlı Yorum Bulunamadı.
Bu Makaleye Yorum Yapın
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız.